Osmanlı Türkün Atasımı

Osmanlı Türkün Atasımı
Bu Haberi Paylaş

Osmanlı Türkün Atasımı

Sürekli bu soru sorulmaz mı? Osmanlı’mıyız, Türk’müyüz? Osmanlılar Türk’ün Ata’sımıdır? Ben Osmanlı torunumuyum? Ben de bu konuyu şahsen araştıran, bu konuya kafa yoran insanlardan biri olarak sizlere ışık tutmaya çalışacağım.

Bu yazım ile belki % 100 fikre sahip olamayabilirsiniz, ancak yazacağım olayların üzerine doğru kaynaklarla giderseniz cevabı net olarak bulacaksınız.

Bu konuyu yaptığım araştırmalarla bir kitap yazacak kadar uzatabilirim, ancak o zaman konunun özü anlaşılamaz. Bu yüzden mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışacağım. Tabii ki bu kısa tutuş bazı bilgilerde eksiklik gibi görünecek. Ancak size önereceğim bir kaynak kitap % 95 oranında cevabınızı verecektir.

Değerli hocam Metin Aydoğan ‘ın ”Antik Çağ’dan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve TÜRKLER” isimli iki ciltlik kitabı, kaynaklarımın % 95’ini oluşturmaktadır. Lütfen bu kitaba ben Türk’üm diyen herkes sahip olsun. Böylece, kitaptaki bilgileri okudukça inanın Türk olmakla GURUR duyacaksınız.

Metin hocam; bu kitabı üç buçuk yılda tamamladı. Günde ortalama 12 saat çalışarak, 9.000 kaynak’tan yararlanarak yazdı. Ve bunların iki bine yakınını dipnot olarak kitaba aldı.

 

Antik Çağ'dan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve TÜRKLER
Antik Çağ’dan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve TÜRKLER

 

Osmanlı Türkün Atasımı

Yazıma yine kitabın ilk bölümünden, Metin hocamıza en çok yöneltilen soruya verdiği cevap ile başlamak istiyorum.

Soru: Ülke tehlikede ne yapmalıyız?

Cevap: ”Düşünsel ya da inançsal ayrılıklarınızı, kırgınlık ve kızgınlıklarınızı bir kenara bırakın, siyasi ayrım gözetmeden ulusal birlik anlayışıyla bir araya gelin, örgütlenin.”

Osmanlı Türkün Atasımı konusuna cevap vermeye çalırken, bazı farklı başlılardan da söz etmek istiyorum. Kürselleşme Nedir gibi, Türk olmakla gurur duyacağınız gibi konular olacak bunlar. Bu takım bazı bilgiler konuyu anlamamıza yardımcı olacaktır.

Küreselleşme Nedir? Osmanlı Türkün Atasımı

Küreselleşme, denizaşırı ülkelerde mal ve hizmet üretme, maden arama, para ticareti yapma ve kazancını ülkesine götürme gibi işlerde; ortaya çıkacak sorunları çözmek için kurulan bir dünya düzenidir.

Faşizm ve Nazizm, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıktı. İtalya’da Ulusal Faşist Parti ve Almanya’da Nasyonel Sosyalist İşçi partisi adıyla ortaya çıkan siyasi devinim, Batı dünyasında yalnızca İtalyan ve Alman ırkçılığı olarak ele alındı. Niteliği gerçek boyutuyla yeterince irdelenmedi. Oysa, faşim ve nazizm, ekonomik dayanakları ve sınıfsal temelleriyle birlikte incelendiğinde, bunların tekelci çıkarlarıyla dolaysız ilişki içinde olduğu görülecektir.

Çin Uygarlığında Türk Etkisi / Osmanlı Türkün Atasımı

Soyumuzu öğrenmek için bazı konulara değinmemiz gerekiyor. Bunlardan biri Çin Türk ilişkileridir. M.Ö. 5000’lere dek giden Çin-Türk ilişkileri, Türkiye’de bu güne dek gerçek boyutuyla ele alınamamıştır. Cumhuriyet’e dek özellikle Osmanlılar döneminde, yalnızca Çin-Türk ilişkileri değil, Türk tarihinin hiçbir dönemi ele alınmamış ve çok büyük bir tarih, adeta yok sayılmış ve unutturulmuştur.

Türkiye’de Çin-Türk tarihi diye üretilen yapıtlar, Atatürk dönemindeki çalışmalar dışında, ne yazık ki, Batı kaynaklı bilgilerin basit aktarımları olmaktan öteye gidememiştir. Bu kolaycı tutum, doğal olarak tarihsel gerçeklerin Türkiye’de yeterince bilinmemesine yol açmıştır.

Türk boyları / Osmanlı Türkün Atasımı

Tarım tekniklerini bilen, at yetiştiren ve gelişkin savaş arabaları kullanan Türk boyları, Çin içlerine girerek; Güney’de Yangzi Ciang ovasına, Kuzey’de Moğolistan’a dek yayıldılar. Başkent yaptıkları Finghao (bugünkü Şien) ve Luoyi’de (bugünkü Luoyang) getridikleri uygarlığı, kesintisiz biçimde sürdürüp geliştirdiler. M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda değişik üretim biçimleri, yeni demir ve cam teknikleri ortaya çıkardılar.

Hun Hakanı Mete (Çin dilinde Mao-Dun) M.Ö. 2. yüzyılda Çin’e iki büyük sefer düzenledi ve Çin ordusunu iki kez yenilgiye uğrattı. Önünde hiçbir engel kalmamasına karşın, Çin’in tümünü ele geçirmedi; İmparator Kaotsu’yu düzenli vergi ve gıda ürünü ödemeye bağlayarak yerinde tuttu.

Çin’de Yeni bir Türk yönetim dönemi

Çinlilerin Hyungnu adını verdiği Asya Hun İmparatorluğu’nun M.S. 3. yüzyılda dağılmasıyla; Çin’e yönelen Türk akınları yoğunlaştı. Ve önemli bir Türk nüfus, Çin seddi içerisine özellikle Şansi eyaletine yerleşti. Bunlardan Çao’lar 305’te Şansi’yi, 311’de de başkent Lo-Yang ‘ı ele geçirdiler. Ve 328’de Çao adlı bir devlet kurarak Çin’de yeni bir Türk yönetim dönemi başlattılar. Liu Yuan yönetimideki bir Hun boyu; Şensi, Pecili, Hunan ve Şansi eyaletlerini kapsayan Hun Devleti’ni (M.S. 305*328) kurdu. Ordaş bölgesinde kurulan Hiya Devleti ise (407-431) bu dönemde kurulan bir başka Türk devletiydi.

Moğol İmparatorluğu / Osmanlı Türkün Atasımı

Batılı tarihçilerin büyük çoğunluğu, Cengiz Han’ın kurduğu İmparatorluğu Moğol İmparatorluğu olarak kabul eder. Batılıların bir bölümü ve Türk tarihçiler ise; Cengiz Han ordusunun ”asker ve komutanlarının yüzde 90’ının Türk olmasını” gerekçe göstererek, bu devletin aslında bir Türk devleti ya da Türk-Moğol devleti sayılması gerektiğini söyler.

Osmanlı Türkün Atasımı
Moğollar

Hint Uygarlığı / Osmanlı Türkün Atasımı

Timur Hindistan’a girdi ve Delhi’yi ele geçirdi. Hindistan’ın tümünü almak için önünde hiç bir engel olmamasına bunu yapmadı. Ve Mete’nin Çin’de yaptığı gibi, kendiliğinde geri döndü. Timur ”ucu bucağı olmayan” Hindistan’ın; Türk ırkını bozacağını, doğacak çocukların yerli halk gibi gevşek olacağını, birkaç nesil sonra, güç ve yiğitliğinin azalacağını, söylüyordu.

İran Uygarlığında Türk Etkisi

İran’ın kültür tarihi üzerine araştırmalar yapan Yakup Kenan Necef Zade, İran Milliyetçiliği adlı yapıtında (1966) Türk-İran ilişkileri konusunda şunları söyler. Türkiye ile İran arasındaki dostluk, yalnızca devlet ilişkilerini, siyaseti ya da ortak duyguları kapsayan bir dostluk değildir. Bu iki millet komşu değil, bununla birlikte aynı zamanda kardeştir. Tarihleri ve kültürleri birlikte yoğrulmuş; ekonomik, sosyal ve hukuksal yaşamları, eski bir geçmiş içinde kaynaşmıştır. Yer yüzünde, birbirine bu kadar yakın iki millet yoktur.

Tarihsel olarak Türk-İran ilişkilerinin Türkler için anlamı, bu ilişkilerin genel Türk tarihinin bir parçası, İranlılar için ise, tarihlerinin tümünü kapsayan bir konu olmasıdır. Büyük Göç’lerin çıkış noktası Orta Asya’ya yakın olması ve Batı’ya yönelen iki göç yolunun birinin üzerinde bulunması İran’ı ister istemez yoğun, sürekli ve kalıcı bir Türk etkisiyle karşı karşıya bırakmıştır.

Tarihe Karşı Sorumluluk

Tarihte hiçbir toplum, Türkler kadar dünyaya açılıp geniş alanlara yayılmadı; hiçbir toplum kendisini ve ilişki kurduğu toplulukları Türkler kadar değiştirmedi. Hiçbir toplum tarihin akışı üzerine Türkler kadar etkili olamadı. Dönemine ve geleceğe yön vermedi. Tarihin hemen her aşamasında ve çok uzun dönemler boyunca, sıradışı bir devingenlik içinde oldular. Çok uzak yerlere gittiler, gittikleri yerleri etkilediler ve o yerlerden etkilendiler. Uygarlıklar içinde eriyerek ya da onları kendi içinde eriterek, yeni ve ileri birliktelikler, kaynaşmalar yarattılar.

Harold Bowen, Batı’daki Türk karşıtlığı konusunda şunları söylemiştir. ”Türk tarihi üzerine yazı yazanların çoğu, böyle bir işi yapabilmek için varolan kaynaklardan habersiz kişilerdi. Ve bunlar, genel bir önyargıya bağlıydılar. Ancak, Harold Bowen’in belirttiği gibi, Türkiye ve Türk’ler, kendileri üzerine bilimsel çalışma yapanlar üzerinde, tutkulu duygular uyandırıyordu. Bunlar, ”Türk acımasızlığı, gibi yalanlara tepki duyuyor ”Türk muhteşemliği, inceliği ve çekiciliğinin” etkisine giriyorlardı.

Batı tarihinin büyük bölümü, Türklerle çatışmanın tarihi gibidir. Dünyanın bir çok yerinde Türklerle uğraşmak zorunda kalmışlar, eskiden gelen duyguların dürtüsüyle hareket etmişlerdir.

Türklere ve Türk tarihine karşıtlık

Türklere ve Türk tarihine karşıtlık, yalnızca dışarıda değil Türkiye’de de oldukça yaygındır. Başlangıcı Osmanlıya dayanan ve uzun dönemler boyunca resmi devlet politikası yapılan bu karşıtlık, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki aradan sonra, bugün yeniden yürürlüğe sokulmuştur.

Osmanlı Devleti, başlangıç dönemi dışında, Türk tarihine sahip çıkmak bir yana, bu tarihe ve mirasçıları olan Türklere yoğun bir baskı uygulamıştır. Okullarda ‘soyu temiz kavim‘ (kavm-i necip) diye yüceltilerek yalnızca Arap (ve İslam) tarihi okutulmuş, Türk ve Türkmen sözcüğü ‘kaba saba, cahil dağlılar‘ anlamında kullanılmıştır. Osmanlı gözünde Türk, ”uygarlık dışı, yağmacı ve idraksiz (ahmak) göçebelerdir.

Mevlana Celaleddin’i Rumi (1207-1273) Türk olmasına karşın; ”Tanrı’nın Türkler’i yakıp yıkmak için” yarattığını, ”dünyanın yapımının Rumlara, yıkımının ise Türklere özgü” bir iş olduğunu söylemiştir. Türkler’in ”Grek yapıtlarını yıktığını, sonsuza kadar da yıkacağını” ileri sürmüştür.

Yurtsever Namık Kemal ne dedi?

19.Yüzyıl’da yurtseverlik duygusunu geliştiren Namık Kemal (1840-1888) bile, Osmanlı toplumunu etnik yapısından ayırır ve Türkler’e toplum içinde yer vermez. ”Osmanlı ümmetinin millet olarak; İslam, Hıristiyan ve Yahudiler’den meydana geldiğini” yazar. Ona göre millet, ırkı değil, dinsel bir topluluğu temsil eder.

Vakanüvi Abdurrahman Şeref ne dedi?

Son Osmanlı vakanüvisi (zamanın olaylarını yazan devlet tarihçisi) olarak kabul edilen Abdurrahman Şeref‘in (1853-1925) ”Türkler hakkında görüşü, Avrupalılar’ın görüşlerinden farklı değildir. Ve E.Renan’la hemen hemen tümüyle örtüşmektedir. İlerlemiş yaşında Kurtuluş Savaşı’na katılmış olmasına karşın bu tarihçi, Türkler ve kültürleri konusunda şunları söylemiştir. ”Türkler, nesnel etkinlikleri ölçüsünde düşünsel etkinlik gösterememişlerdir. Çünkü, düşünce olarak yaratıcılıkları ve tarihte, uygarlıkta ilerleme sağlayacak hiçbir yapıtları yoktur. Batı’da İslam uygarlığına, Doğu’da Çin uygarluğına çok kolay mahkum olmalarının nedeni budur.

Osmanlı Türkün Atasımı

Türk Tarihi / Osmanlı Türkün Atasımı

Türkçülüğün ve Kemalizmin önde gelen düşünürlerinden Yusuf Akçura, Türkleri şöyle tanımlıyor. ”Türkler dediğimiz zaman etnoğrafya (uygarlık tarihini kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran bilim), filoloji ve tarihle ilgili olanların bazen ”Türk-Tatar”, bazen ”Türk-Tatar-Moğol” diye andıkları bir ırktan gelme, adetleri, dilleri birbirine çok yakın, tarihi yaşamları birbirine karışmış olan kavim ve kabilelerin tümünü murad ediyoruz. Bu açıdan İran’lı ve Avrupalı ve nazı yazarların ve onlara uyarak bazı Osmanlı yazarlarının Tatar dedikleri Kazanlar ve Azerbaycanlılar yanında, Kırgızlar ve Yakutlar da Türk tanımının içindedirler.

Türk Tarih Kurulu ne diyor?

Atatürk’ün destek ve önerisiyle 1930 yılında Türk Ocağı bünyesinde kurulan Türk Tarih Kurulu, Orta Asya’yı ve Türkler için anlamını şöyle tanımlıyor. ”Büyük Kadırgan (Kingan) Dağlar’ından Baykal Havzası’na giden, oradan Altay Dağları boyunca İtil Havzası’na vararak, Hazar Denizi Havzası Hindukuş, Pamir, Karakurum, Karanlık Dağları yoluyla ve Sarı Irmak’la yeniden Kingan Dağlar’ına ulaşan çizgi içinde kalan bölgeye Orta Asya Yaylası denir. Türklerin anavatanı bu yayladır.

Tarihçi Sinolog Karlgren ne dedi?

Tarihçi sinolog Karlgren, Honan ve mançurya’da ki neolitik uygarlığı buraya, Çin’in Batısı’nda yaşayan daha ileri bir uygarlığa sahip, Çinli olmayan bir kavmin getirdiğini belirtmiş ve bu kavmin ‘Orta Asya’da yaşayan Türkler olduğunu söylemiştir. Ayn alanda kazı ve inceleme yapan Arne’de Karlgren ile aynı kanıya varmış ve ”Çin’e ilk uygarlık ürünlerinin, Batı’dan gelen ve daha gelişkin bir kültüre sahip olan işgalciler tarafından getirildiğini” ileri sürmüştür.

Kazım Mirşan (ölü diller) ne dedi?

Orta Asya ile ilgili bir başka kanıtlı çalışmayı Türk araştırmacı Kazım Mirşan yapmıştır. Mirşan, uzun yıllara dayalı araştırmalar sonucunda, ”ölü diller” olarak tanımlananlar dahil, bir çok eski Türk dilini okumuş, bu dillerin yazı kökünü çözmüş ve eski Türk harflerinin dünyanın geniş bir bölümüne yayıldığını görmüştür. Ön-Türkçe’nin okunması, daha önce okunamadığı için gerçek değerini bulamayan yüzlerce yazıta anlam kazandırmış ve Orta Asya güçlerinin birçok gizimli bilinmezliğini çözerek bunları kanıtlı bilgi durumuna getirmiştir.

Konya, Ana Tanrıça Gövdesi

Konya, Çatalhöyük’de bulunan Ana Tanrıça’nın gövdesini örten yazıtlar, ön-Türkçe harflerle yazılmıştır. Tarihçi J.Mellart, Çatalhöyük’ün tarihini M.Ö.6500 olarak saptamaktadır. Mezopotamyadaki Tell As Sawwan seramiklerindeki yazıtlarda ön-Türkçe harflerle yazılmıştır ve yaşı M.Ö. 5500 olarak saptanmıştır.

Çatalhöyük Ana Tanrıça Gövdesi
Çatalhöyük Ana Tanrıça Gövdesi

Fosil ve yazıt bulunan yer ve bölgelerden bazıları şunlardır. Orta Asya: Semerkant, Aman Kutan Mağarası, Özbekitan-Tetiktaş Mağarası, Semerkant Kalesi, Afganistan-Tamgalı Say Bölgesi ve Kara Kamer kentleri.

En Eski Yazıt / Osmanlı Türkün Atasımı

Kuzey Orta Asya’daki Ulukem Vadisi, Sülyek Köyü’nde bulunan, tarihi M.M. 7000’e giden kaya yazıtı bugüne dek bulunabilen en eski yazıttır. Ulukem yazıtları, bağrış ve haykırışla anlatım döneminin bu bölgede sona erdiğini ve tek çekirdekli bir dilin, ön Türk dilinin ilk kez burada oluştuğunu ortaya çıkaran belgelerdir.

Ön-Türk devletlerinde, Bireyler kutsal ve eşittirler

Ön-Türk devletlerinde, yöneticiler kadar milleti oluşturan bireyler de kutsal ve eşittirler. Milleti ilgilendiren önemli yönetim kararlarında oy hakları vardır. Töreyle yönetilen boylar, ortak bir hukuku olan devlet yapısı içinde birleştirilmiştir. Buğ (yönetici önder) seçimle belirlenir. Töreler bir tür anayasal düzenlemelerdir. Yazı bulunduğu için okullar açılmış ve özellikle devlet görevlerine getirilecek olanlar, her yönden eğitilmişlerdir. Yerleşik yaşama geçtikleri için kentler kurmuşlar, yönetim merkezi olarak kullanılan başkent kavramını getirmişlerdir.

 

Atatürk ve Tarih Araştırmaları

 

Osmanlı imparatorluğu kuşkusuz bir Türk Devleti’dir. Ancak, devlet yönetiminin özellikle 150 yıllık ilk dönem dışında, Türklere ve Türklüğe karşı tutumu, tam anlamıyla bir kendini yadsıma durumudur. I.Selim’in (Yavuz) hilafeti İstanbul’a getirmesiyle yabancılaşma yoğunlaşmış, bu tarihten sonra Türk kimliğini, devlet değil, devlete karşın halk yaratmıştı. Türk halkı, bu tutumu nedeniyle ağır bedel ödemiş ve devletçe ezilip horlanmıştı. Devlet kadrolarında Türklere yer verilmemiş, ümmet yapılanmasıyla biçimlenen siyasi düzen, toplumu ayakta tutan Türk unsurunu neredeyse yok saymış, onu yalnızca vergi ve askerlik için kullanmıştı.

Ziya Gökalp Türklük için ne dedi?

Ziya Gökalp, dayanağını Osmanlı yönetiminin geleneksel davranışından alan bu aykırı durum için şunları söylemiştir. ”Türk milletinin yakın bir zamana dek, kendisine özgü bir adı bile yoktu. Tazminatçılar ona sen yalnız Osmanlı’sın. Sakın başka milletlere bakarak, sende milli bir ad isteme! Millibiradistediğin anda, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına neden olursun”demişlerdi. Zavallı Türk, ‘vatanımı yitiririm’ korkusuyla ‘Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir topluluğa ait değilim’ demek zorunda kalmıştı.

Türkkimliğinin ezilerek tarihinin yok sayılması, genel ve sürekli bir politika olarak Cumhuriyet’in kuruluşuna dek sürdürülmüştür. Medreselerde, son dörtyüz yıl içinde tarih diye okutulan şey, padişahların seferlerini anlatan abartılı öykülerdi. 20. yüzyıl başında bile, İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilere Türk tarihi ile ilgili bir şey öğretilemiyordu. Çünkü, öğretim üyeleri bu konularda bilgi sahibi değildiler.

İhsan Şerif Bey, yaptığı bir konuşmada şunu dedi. ”Kırk beş yıldır tarih okutuyorum. Bu uzun zamanın her yılında, benim için çok üzüntülü günlerim vardır. Bu günler, dersimin Türkler konusuna geldiği günlerdir.

Türk-İslam Sentezi

Türk tarihini İslam tarihiyle sınırlayıp onunla özdeşleştiren ve Türk-İslam Sentezi adı verilen Araplaşma girişimiyle, liberal ya da sol tanımlarıyla gerçekleştirilen Batı merkezci yabancılaşma girişimi; karşıt gibi görünen ancak aynı amaca yönelen bütünlüklü bir eylemdir. İdeolojik karşıtlık gibi sunulan ve dış destekle yönlendirilen bu iki alımın ortak paydası; ulusal tarihe ve Atatürk‘e karşıtlıktır.

Milli kimliğe önem veren gençlik kesimlerine dağıtılan kitap ve broşürlerde Atatürk açık ya da örtülü biçimlerde suçlanıyordu. Bunlardan biri olan ‘Ülkücüye Notlar’ adlı cep kitapçığında, Atatürk’ün ”Yurtta barış, dünyada barış” özdeyişi, ”pısırıklık, miskinlik, korkaklık ve uyuşukluk” olarak değerlendiriliyor ve ”dünyanın neresinde bir Türk varsa, bizim doğal sınırımız orada başlar, deniliyordu.

Necip Fazıl Kısakürek ne dedi?

Ümmetçi şair Nacip Fazıl Kısakürek, Türkçülük akımının kuramcılarından Ziya Gökalp’e saldırıyor ve şunları söylüyordu. ”Türkçülük sorununda, Ziya Gökalp’e tek cümleyle yönelteceğiniz teşhis şudur ki; o İslam haini olduğu kadar mücerret ilme ve hocası Yahudi filozof Durkheim’e de ihanet etmiştir. O Durheim’in dini muhteva içinde gördüğü milliyetçiliği ayırarak araya ırkçılığı sokan ve yöntemini borçlu olduğu adamı el çabukluğuna getiren bir sahtekardır.

Yılmaz Öztuna adlı yazar, lise üçüncü sınıfta okutulan tarih kitabında, lise öğrencilerinin anlaması olanaksız Osmanlıca sözlükler kullanırken, Atatürk’ün Arapça ve Farsça’dan arınmış öz Türkçe çabalarını komünist marifeti sayıyordu. Aynı kitapta, ABD’nin savunma giderlerini kısması eleitiriliyor, bu davranışın, kominizme karşı mücadele açısından, sakim (yanlış) olduğu yönünde siyasi yorumlar yapılıyordu.

Türkler’de Din Anlayışı

Türkler, tarihlerinin hiçbir döneminde tümüyle din üzerine kurulu bir toplum düzeni kurmadılar. Peygamber ve ruhani önder çıkarmadılar. İnanç biçimlerini, Tanrı’ya ve gerçeğe akıl yoluyla ulaşma üzerine kurdular.  Atatürk’ün söylemiyle; ”bütün dinlere ilgi ve saygı gösterdiler ancak kendilerini hiçbir zaman herhangi birinin tutsağı yapmadılar”.

Prof. Niyazi Berkes‘e göre; Tanrı’yla kul arasında aracı kabul etmeyen ve ”en insancı inanç yorumu” olan Yaradancı (deist) din anlayışı, Türk tarihinin tüm dönemlerinde geçerli olmuştur. ”Türk inanç dizgesinde, Tanrı yalnızca yaratmış, yarattıktan sonra dünya işlerine karışmamıştır”.

Fatih Sultan Mehmet ne dedi?

Osmanlı Türkün Atasımı
Fatih Sultan Mehmet

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’ aldıktan sonra Troya kenti yıkıntılarına gider ve orada şunları söyler. ”Allah uzun yıllar sonra bu kent ve sakinlerinin intikamını almayı bana bahşetti… Geçmişte buraları Yunanlılar, Makedonyalılar, Teselyalılar, Pelo-penezlilerce kırılıp geçirilmişti. Aradan bunca zaman geçtikten sonra, bunların o dönemde ve sonrasında sık sık haksızlık ve zulüm yaptıkları Asyalılar’ın öcünü, onların torunlarını cezalandırarak aldım. Benzer söylemleri, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Atatürk de söyler ve Yunan ordusunu yendiğinde, ”Troya’nın intikamını aldık” der.

Cengiz Han’ın kurduğu devlet tarihe Moğol İmparatorluğu olarak geçti. Ancak, Moğol imparatorluk ordusunun % 90’ı Türk unsurlardan oluşuyordu.

Buraya kadar olan kısımların tabii ki çok çok azına değinerek tek kaynak kullandım. Yönetim Gelenekleri ve Türkler / Metin Aydoğan. Lütfen bu kitabı alalım, okuyalım, okutalım!.

Farklı sosyal mecralardan ve internetten dizgilenmiş bir iki konu ile yazımı bitirmek istiyorum. Aslında bu bölümde yazacağım bazı bilgiler için inanın hiçbir kaynağa bile ihtiyaç yok.

Osmanlı ailesi Türk’mü?

Mesela; Osmanlı bir milletin adı değil, bir ailenin adıdır. ”Al’i Osman” yani Osman oğulları diye bilinen ve Söğüt bölgesinde küçük bir beylik kuran ailedir. Bu aile Türk’tür yani Türk milletinin bir parçasıdır.

Bazı kısımlar yukarıda da bahsedildiği gibi; Türk töresinin egemen olduğu kuruluş süreci, saray teşkilatı devreye girince yavaş yavaş atılmış, yerine Sünni Şeriat anlayışı hakim olmuştur. Osmanlı ailesinden gelen padişahlar, Türk ailelerinde beylik isteğiyle ortaya çıkmalarını önlemek için, Türk kızlarını eş olarak almamışlardır.

Türk karşıtlığı Fatih Sultan Mehmet zamanında başlatılmış (önceside var), torunu olan Yavuz Sultan Selim döneminde ise tam bir Türk düşmalığına dönüşmüştür.

Türk-i Ebter

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın has şairlerinden Taşlıcalı Yahya, Türkleri ”Türk-i ebter” yani ”Soysuz Türk” diye aşağılayıp, şöyle yazmıştı.

”Bi-namaz idi hem yüzi kare,

Düşmayince başı inmezdi yere”

”O kara yüzlü (alçak) adam namaz kılmazdı / Başı kesilip yere toprağa düşmeden de yere değmezdi.

Bu şiiri yazan birini Süleyman neden asmadı? (Benim sorum bu)…

 

Saray sekreteri şair

Kendisinden 50 yıl önceki Kadimi Mahlaslı Saray sekreteri şair;

”Türk’ü zannetme ki ola adem,

Reklamdan sonra devam ediyor.

Türk ile oturma durma bir dem.

(…)

Ser-i Etraki kesip hiç yime gam,

Uktül-üt Türk’e velev kane ebak.

(Türk’ü sakın insan sanma / onunla asla bir an bile bir araya gelme / Türklerin başını hiç üzülmeden kes / baban bile olsa Türk’ü katlet.)

Meşhur Şair Nefi’den

”O faziletle bak eşek Türk’e,

Asrının hace-i efdali görünür.”

(O anlayışla bak eşek Türk’e / çağının seçkin hocası görünür.)

”Türk’e hak, çeşme-i idraki haram etmiştir,

Eylese her ne kadar sözünü sihr-i helal”.

(Allah, Türk’e akıl çeşmesini haram etmiştir / isterse sözünü sihirle bezesin)

Padişah Hocası Sadettin efendi / Osmanlı Türkün Atasımı

Padişah hocası sayılan Tarihçi Sadettin Efendi de Türk’ten söz ederken.

Etrak-ı bi-idrak (yani akılsız/aptal Türk) demiyormuydu?

Elbet iki üç şiirle Türklüğü ayaklar altına aldıklarını zannetselerde, yanıldıklarını gün geçtikçe daha da görüyorlardır diye düşünüyorum. (Öbür dünyadan)…

Selçuk Softa

 

 

 

 

 

Selçuk Softa

Selçuk Softa

Hepimiz hayat öğrencileriyiz. Öğrendiğimiz o dersleri ihtiyacı olanlara öğretmek de hayata, ailemize, arkadaşlarımıza, ülkemize, insanlara borcumuz.

Bu sebeple hepimiz aynı zamanda bir öğretmeniz.

— İnsan “DeNiZiN” olmadığı yerde… “UmuT” adına MARTI olmalı… Olmalı ki kararmasın yarınlar.

Tüm Mesajları Görüntüle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir